“DÖNERSEN ISLIK ÇAL”: TOPLUMUN ÖTEKİLEŞTİRDİĞİ İNSANLAR

Orhan Oğuz’un yönettiği, senaryosunu Nuray Oğuz ve Cemal Şan’ın birlikte yazdığı 1993 yapımı “Dönersen Islık Çal” filmi, 90’lı yıllar Türk sinemasının en çarpıcı ve en farklı filmlerinin başında gelir. Film, dönemin toplumsal ve bireysel sorunlarına ışık tutarak, izleyicileri düşündürmeye ve sorgulatmaya teşvik etmektedir. Zengin karakterleri ve etkileyici hikaye kurgusuyla, “Dönersen Islık Çal”, Türk sinemasının önemli bir kilometre taşı haline gelmiş ve pek çok kişi tarafından hala hatırlanmakta ve konuşulmaktadır.

Film, kendi seçimi yüzünden toplum tarafından soyutlanmış bir travesti ile yaratılıştan cüce olarak var olmuş bir insanın dışlanmışlığını; bu toplum dışı insanların hayatı dilediğince yaşayamamalarının örneğini sunar bizlere. Bu iki karakterin yaşadığı zorluklar, toplumun dar kalıpları ve önyargıları tarafından sürekli olarak silinmeye çalışılan kimliklerinin baskısı altında şekilleniyor. Toplumun ötekileştirdiği insanların yaşamlarının ne kadar zor olduğunu, adeta yüzümüze vurur ve bu durum, izleyiciyi derin bir empati kurmaya zorlar. Film, sadece karakterlerinin trajik hikayelerini sunmakla kalmaz, aynı zamanda bu durumun ardındaki sosyal dinamikleri de sorgulatır. İnsanın özgürlüğü ve kendini ifade etme hakkı üzerine düşündüren bu eser; izleyiciyi, ön yargıların ve dışlanmanın yarattığı toplumsal yaralara karşı duyarlı olmaya teşvik eder. Film, sinemasal anlamda olduğu kadar işlediği konu ve vermek istediği mesajla da oldukça dikkat çekicidir, zira bu gibi hikayeler, toplumda çoğu zaman görmezden gelinen gerçeklerin cesur bir şekilde anlatılmasını sağlar.

“Dönersen İslık Çal”, bir travesti (Fikret Kuşkan) ile bir cücenin (Mevlüt Demiryay) yalnızlıklarından kurtulmak için birbirlerine olan yakınlaşmasının dramatik bir örneğini dile getirir. Beyoğlu’nun arka sokaklarında fahişelik yaparak geçimini sağlayan travesti bir gece hemcinsleri tarafından saldırıya uğrar, barmen cüce olaya tanık olur ve kadın sandığı travestiyi kurtarmak için sürekli yanında taşıdığı ve kendini koruduğu filmde de ‘leitmotif’ olarak niteleyebileceğimiz bekçi düdüğü aracılığıyla travestiyi kurtarıp evine götürür; onun kadın olmadığını görünce bir şaşkınlık yaşar, ondan iğrenir; ancak yalnızlık ve dışlanmışlık kimseyi dış görünüşüyle yargılamamak gerektiğini öğretmiştir. Cücenin travestiyi dışlama şansı da yoktur; çünkü onun kimsesi bulunmamaktadır zaten. Film, cüce ile travestinin dostluk ilişkisini sergilemeye başlar böylece; ikisi arasında özellikle cüce tarafından travestiye bir bağlılık oluşur ve cücenin öldürülüşüne kadar gelgitlerle süren bu dostluk devam eder.

Cüce ile travestinin kendi isimleriyle çağrılmayıp sürekli cüce ve travesti olarak anılması filmdeki ötekileştirmenin başka bir göstergesidir. Kendi kimliklerinin dışındaki sıfatlarla anılmak, onların bireyselliklerini silip atarak toplum tarafından nasıl damgalandıklarını gözler önüne seriyor. Keza bu karakterlerin Beyoğlu’nun arka sokaklarında yaşaması yine bu itilmişliğin başka bir örneğidir; karanlık, dar ve görünmeyen köşelerde sıkışmış hayatları, onların maruz kaldığı sosyal dışlamanın somut bir yansımasıdır. Onların yaşayacak başka yerleri yoktur; hiç kimse onları görmemelidir, bu durum sadece fiziksel bir mekânda değil, duygusal olarak da bir yok sayılma haline dönüşmektedir. Ve cücenin cinsel yalnızlığı yine bir ötekileştirmedir, bireysel varoluşlarının nasıl yok edildiğini haklı bir isyanla haykırırken, aslında insanlığa dair evrensel bir acıyı temsil eder. Fahişenin (Derya Alabora) travestiye bağırıp hakaret etmesi bir başka dışlanmadır; bu, toplumun ikili standartlarının ve içindeki önyargıların birer tezahürüdür. İki dışlanmış insanın tartışması, toplumdan çıkaramadıkları acıyı kendilerinden çıkarmaya çalışması açısından oldukça etkileyici ve trajik bir sahneydi. Aslında her ikisinin birbirlerinin yüzüne haykırdığı sözler, toplumun onlar için sarf ettiği sözcüklerdi; bu durum, toplumsal eleştirinin ve bireysel dramın birleştiği noktada, izleyeceklere derin bir empati hissi aşılayarak, onların hikâyelerini daha görünür kılmaktadır.

Filmin en çarpıcı bölümü cücenin toplumun kendisini aşağıladığı son bölümlerinde “Ben cüce değilim, asıl cüce sizlersiniz, sizin ruhlarınız cüce.” deyişiidir. Bu ifade, yalnızca cücenin değil, tüm marjinalize edilmiş bireylerin yaşadığı dışlanmayı ve önyargıyı gözler önüne sererken, izleyiciye derin bir düşünsel yolculuk sunar. Cüce, karakter olarak oldukça sağlam bir düzende verilmiştir; gayet insancıl ve merhametlidir. Onun derin yaşam hikâyesi, izleyiciyle güçlü bir bağ kurarak; acı, yaralı ama cesur bir ruh tasvir eder. Cüce, görüntü olarak her ne kadar küçükse de doğrular ve karakter olarak oldukça büyük bir birey olarak çizilmiştir. Ahlaklıdır; fahişenin tavırlarına karşı kendini korumuştur ve bu onun cesaretini daha da pekiştirir. Filmin dramatik yapısında, toplumsal değerlerin sorgulanması açısından önemli bir pencere açar. Filmdeki bir başka etkileyici sahne de cücenin ölüm süreci ve travestinin onun ölümü sırasında cüceyi kucağına alıp ağlayışıydı. Bu sahne, insanların birbirlerine duyduğu derin empatiyi, sevgiyi ve kaybın getirdiği acıyı muazzam bir şekilde yansıtarak izleyicide unutulmaz anlar bırakıyor. Bu tür sahneler, izleyiciyi düşündürürken, her bireyin değerli olduğunu hatırlatır.

Bir travesti ve cüce aracılığıyla görüntünün hiçbir önemi olmadığını, insanların hayatı yaşamak konusunda kendi tercihleriyle istedikleri gibi yaşayabileceklerini vurgulamaya çalışan film, aynı zamanda toplum denen sürü karşısında bunların zorluklarını dile getirmeye çalışmaktadır. Bu film, bireylerin kendilerini ifade etme şekilleriyle birlikte, toplumun normlarından ne denli uzaklaşabileceklerini gözler önüne seriyor. Ya toplumun kurallarına uyup saklı kişilikler olarak var olacaksınız ya da istediğiniz gibi yaşayacaksınız; ancak bedellerini de ödeyeceksiniz. İnsan yaşamak istediği hayat için neden bedel ödemek zorundadır ki? Her birey, özgür iradesiyle kendi yolunu seçme hakkına sahip olmalı, fakat bu seçimlerin ardında yatan zorluklar ve baskılar, çoğu zaman kişilerin içindeki savaşı beslemekte. İnsanlar neden Tanrı’nın işine karışırlar ki? Herkesin inançları, yaşam şekilleri ve seçimleri farklıdır; bu farklılıkların kabulü, bir toplumun ne denli ilerleyebileceği hakkında önemli ipuçları barındırır. Ancak bu kabul, çoğu zaman çatışmaların ve anlaşmazlıkların doğmasına sebep olmaktadır.


Okuduğunuz için teşekkürler!


GizDöküm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

GizDöküm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

GizDöküm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin