
Son zamanlarda insan ilişkilerine başka bir yerden, rüzgârın yön değiştirdiği ufuktan bakıyorum. Belki de büyümek biraz da budur; gelişleri ve gidişleri, suskunlukları ve dönüşleri içimizde kopan bir fırtınaya değil, pencereden usulca giren bir rüzgâra benzetmeyi öğrenmek. Çünkü hayatımıza giren herkese, ömrümüzün içinde istediği kadar yol verme borcumuz yok; her misafirin iç odaya kadar ilerlemeye hakkı yok. Bazı insanlar vardır; canı istediğinde yaklaşan, canı istediğinde uzaklaşan gelgitler gibi. Bir gün bütün kapılarını açar, ertesi gün bütün kilitlerini değiştirir. Bir gün sesinin içine sizi yerleştirir, ertesi gün sessizliğinin kıyısına, dalgasız bir sahil gibi bırakır. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi, anahtarını hep onda sanan kapılarınızı yeniden çalar.
Eskiden bu gelişlerin ve gidişlerin anlamını arardım; kırık bir plak gibi aynı soruyu döndürürdüm içimde. Ne olduğunu, yanlış bir söz söyleyip söylemediğimi, aramızdaki yolun hangi virajda yön değiştirdiğini, neden sustuğunu, neden uzaklaştığını düşünürdüm. İnsan bazen, karşısındakinin sessizliğinde kendi kusurunu arıyor; bir suskunluğun içine binlerce ihtimal yerleştiriyor, her ihtimali kendine doğru çevirip aynı soruyu tekrar tekrar fısıldıyor duvarlara: “Bende mi bir şey değişti?” Oysa bazen hiçbir şey olmamıştır. Bazen insanlar yalnızca uzaklaşır; yıldızlar yer değiştirir, gökyüzü aynı kalır. Bazen bir kalp, hiçbir açıklama yapmadan başka bir yöne döner; pusulasını sessizce yeniler. Ve insan, her gidişin ardında kendine ait bir hata aramak zorunda değildir. Belki de bazı soruların cevabı yoktur; belki bazı sessizlikler açıklanmak için değil, kapı eşiğine bırakılmış bir not gibi yalnızca kabul edilmek için gelir.
İnsan, karşısındakinin sessizliğinde kendine suç aramaya ne kadar da meyilli… Oysa artık biliyorum: Her sessizliğin bir açıklaması olmak zorunda değil. Her gidişin ardına bir sebep yazmak zorunda değiliz. Bazen insanlar yalnızca gider. Bazen yalnızca susar. Bazen hiç haber vermeden değişir. Ve bazen bütün bunların bizimle hiçbir ilgisi yoktur; biz, sadece oradan geçip giden bir gölgeden ibaretizdir onların hikâyesinde. Küstüyse, gelsin söylesin; yaran varsa, göster; bir sözün varsa, kur cümleni. Gitmek istiyorsan, yol açık, gidebilirsin. Ama ben artık kimsenin sessizliğinin önünde nöbet tutmak istemiyorum; kimsenin dönüp dönmeyeceğini beklerken kendi hayatımı yarım bırakmak istemiyorum. “Acaba hâlâ umursuyor mu?” “Acaba peşinden gider miyim diye mi bakıyor?” “Acaba hâlâ etkileniyor muyum diye mi yokluyor?” Bilmiyorum. Ve artık bilmek de istemiyorum.
Kendi laboratuvarında kalplerle deney yapanlara, kendi sonuçlarıyla baş başa kalabilecekleri kadar uzun bir sessizlik bırakıyorum. Çünkü insanın ruhu, başkasının kararsızlıklarının takvimine göre yaşadığında yoruluyor; mevsimlerini ödünç verdiği bir şehir gibi soluyor. Birinin bugün yakın, yarın uzak olması… Birinin bugün sıcak, yarın buz kesmiş davranması… Birinin bugün hayatınızın tam ortasında durup, yarın sizi yokmuşsunuz gibi görmesi… Bunların hiçbirinin, ruh hâlinizin ajandasını tutmasına izin vermeyin. Çünkü insan, bir başkasının geliş-gidişlerine göre içindeki ışığı açıp kapatmamalı; yoksa bir süre sonra kendi gölgesine bile yabancı kalıyor. Bir süre sonra şunu öğreniyor insan: Herkesin suskunluğunu çözmek sizin göreviniz değil. Herkesin yarasını taşımak zorunda değilsiniz. Herkesin hayatınızda kalması gerekmiyor.
Bazı insanlar hayatımıza kalmak için değil, kendimizden ne kadar uzaklaşabildiğimizi göstermek için geliyor; bir ayna kırığı gibi, yüzümüzü değil de dağılmış hâlimizi gösteriyor. Ve bazı vedalar kayıp değil; kendimize dönüşün sessiz, ama derin bir başlangıcıdır. Bu yüzden biri gitmek istiyorsa, bırakın gitsin; arkasından bakmayın, adımlarınızı onun gölgesine göre ayarlamayın. Çünkü kalmak isteyen bir yol bulur. Konuşmak isteyen bir cümle kurar. Özleyen bir kapı çalar. Hayatınızda olmak isteyen biri, bunun için bahaneler değil, yollar arar; taşların üstüne köprü kurar, duvarların üstüne pencere açar. İnsan bazen en büyük huzuru, cevap beklemekten vazgeçtiği yerde bulur; soru işaretleri sustuğunda kalbin nabzı duyulur.
Ben artık herkesin neden değiştiğini bilmek istemiyorum. Kimin neden geldiğini, neden gittiğini, neden geri döndüğünü… Bırakıyorum. Çünkü hayat, başkalarının niyetlerini çözmeye harcanamayacak kadar kısa; ve insanın kendine saklaması gereken bir ömrü var. Kimse vazgeçilmez değil. Ben de değilim. Sen de değilsin. Ama insanın, kendinden vazgeçmemeyi öğrenmesi var ya… Belki de bütün mesele tam olarak orada gizleniyor. Bir gün anlıyorsun: Kaybetmekten korktuğun insanların ardında koşmak yerine, kendini kaybetmemek için olduğun yerde kalman gerekiyor; yere kök salman, adını kendi toprağına yazman gerekiyor. Ve o gün, içindeki sessizlik ilk kez bir sığınak gibi huzura dönüşüyor. Artık kimsenin gelişine göre sevinmiyor, gidişine göre yıkılmıyorsun; çünkü kalbinin ritmini yeniden kendin belirliyorsun. Ve belki de özgürlük biraz budur: Kimsenin, duygularınızın ritmini belirleyen bir metronom olmasına izin vermemek; kendi şarkını kendi sesinle söyleyebilmek.
GizDöküm sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.